top of page

Lacivert Dergisi SöyleÅŸisi
Sofya Kurban, Fulya Bayraktar, GülÅŸen Aytaç, Ömer Altun

Sofya Kurban: Okurlar için kısaca yazma serüveninizden bahseder misiniz?

​

Behçet Çelik: Ciddi anlamda yazmakla iliÅŸkim lise yıllarımda baÅŸlar. Tam hatırlamadığım bir ÅŸekilde kendi kendime yazmaya baÅŸladım. Büyük bir olasılıkla kitap okumayı çok sevdiÄŸim için, ben de bir ÅŸeyler yazabilirim düÅŸüncesiyle kalkıştım. Evde babamın eski daktilosu vardı, o da bir motivasyon oldu benim için. Yazdıklarımı daktiloda temize çekmek kadar edebiyat dersinde yazdığım kompozisyonların öÄŸretmenlerim tarafından beÄŸenilmesi de benim için önemli motivasyonlardı. Bunların etkisiyle zaman buldukça kendi kendime yazılar öyküler yazmayı sürdürdüm. Lisede okurken bir-iki yazım yayımlandı. O anlamda ÅŸanslıydım. 1985 yılı Dünya Gençlik yılıydı. Milliyet Sanat Dergisi gençlere her sayısında iki sayfa ayırıyordu. Orada bir denemem çıktı. Adana’daki bir yerel gazetede yine bir denemem yayınlandı. O sıralarda Varlık’ın “Her Sayı Yeni Bir Öykücü” diye bir köÅŸesi olduÄŸunu fark edince, oraya bir öykü gönderdim. “Tek bir öyküyü deÄŸerlendiremeyiz, en az beÅŸ öykü olması lazım,” dediler, bu bile beni havalara uçurdu. DüÅŸünün, on yedi yaşında, lise son sınıf öÄŸrencisine, Türkiye’nin en köklü dergisinden yanıt geliyor. Elimde dört öykü vardı. Apar topar beÅŸincisini yazıp gönderdim. Daha sonra o beÅŸinci öykü yayımlandı. Tam o sırada üniversiteyi kazandım, İstanbul’a gittim. Yazışıyor olmaktan gelen bir tanışmışlıkla, Varlık’ın kapısını çaldım. Bu benim için önemli bir adım oldu. Varlık’ta öyküm yayımladıktan sonra, taÅŸrada çıkan dergilere öykülerimi gönderdim ve yayımlandı. Karşı Edebiyat, Kıyı gibi dergilerde öykülerim çıktı. Üniversitede Genç Hukukçular diye bir öÄŸrenci dergisi yayınlanıyordu. Orada da öykü yayımladım. Üniversiteyi bitirdiÄŸim yıllarda da arkadaÅŸlarımızla Yazılı Günler adıyla bir dergi çıkarmaya baÅŸladık. 1991 Ocak ayında çıkarmaya baÅŸladık, 1993’te kapandı. On dokuz sayı yayımlandı. Güzel bir dergiydi. Benim için çok önemli bir okul oldu. Derginin kapanışıyla mezuniyetim üst üste geldi. O ara biz dergiyi çıkartırken, benim ilk öykü kitabımı yayımladık. Yayınevlerinden kitap yayımlatmak zor olduÄŸu için, derginin yayınevinden çıkarttık kitabımı. Sonra uzun bir süre yazmadım. Derginin kapanması bir kırgınlık yaratmıştı. ÖÄŸrenci hayatından çıkıp iÅŸ hayatına geçmek ayrı bir sıkıntıydı. Fakat bu yazmadığım dönemde okumayı sürdürdüm. Galiba o dönemde öykü anlayışımda da bir ÅŸeyler deÄŸiÅŸmeye baÅŸladı. 1997’de Virgül yayınlanmaya baÅŸladığında öykü yayınlamayan bir dergi olduÄŸu halde bana çok yakın geldi. O dergiye ben bir çevirimi götürmüÅŸtüm. Çeviri vesilesiyle konuÅŸurken, yazı da yazdığımı öÄŸrendiler ve ben o dergiye yazmaya baÅŸladım. Bu, benim edebiyatla iliÅŸkimi daha sıcak hale getirdi ve öyküye geri döndüm. 2002’de Herkes Kadar İletiÅŸim tarafından yayınlandı. Sonra da daha sık ve düzenli yazmayı sürdürdüm.

​

Sofya: Eserlerinize baktığım zaman, çok fazla “ses” gördüm. Ses, sizin için çok önemli bir ÅŸey gibi. Sesi tarif ediyorsunuz, kahramanlarınız sesin içinde varlar. Mesela vapurun sesi, kadının sesi, simitçinin sesi… ses kalabalığını ve ses kirliliÄŸini duyumsuyoruz.

​

B. Çelik: DoÄŸru olabilir, ama bilinçli bir tercih deÄŸil. Siz söyleyince fark ettim. Ayrıntıları önemsiyorum. Öykü yazmamı ateÅŸleyen fitil gündelik hayattaki ayrıntılar. Dolayısıyla, bu bir ses de olabiliyor, görüntü de olabiliyor. Dünyanın UÄŸultusu adlı kitabım, ismiyle bu ses kirliliÄŸini veriyor zaten. Belki o seslerin atmosferi önemli, mesela yandan gelen flüt sesi, ÅŸu anda benim dikkatimi çekiyor. Bu mekânı anlatacak olsam, o flüt sesinden girebilirim öyküye. DediÄŸim gibi atmosferi vermeyi önemsiyorum. Çünkü her ÅŸeyi anlatmayı seven bir yazı tarzım yok. Dolayısıyla sesi anlattığımda, o sesin yarattığı duyguların üzerinden okura bir ÅŸeyler geçebilir diye düÅŸünüyorum. Ses atmosferin bir parçası, ama siz söyleyene kadar, sese çok önem verdiÄŸimin farkında olmadığımı itiraf etmeliyim. Gündelik hayatta ses beni çok rahatsız eden bir ÅŸeydir, konsantrasyonum çabuk dağılır. Belki bundan da kaynaklanıyor olabilir. Bunun yanında müziÄŸi çok severim. Müzik dinleyerek yazarım mesela. Sesle böyle bir iliÅŸkim var. Demek ki bu, bir ÅŸekilde yazıya da yansıyor.

​

Fulya Bayraktar: Nasıl ortamlarda yazıyorsunuz? İlham mı gelir, yoksa oturup, benim yazmam lazım mı dersiniz?

​

B. Çelik: Öykü ve romanlar için farklıdır, düz yazılar için farklıdır. Yani, düz yazılar için biraz daha disiplinli ve yapmalıyım diye kendimi kışkırtarak çalışırım. Öykülerde ise, az önce söylediÄŸim gibi, herhangi bir ÅŸey bende bir pırıltı yaratır, ÅŸahit olduÄŸum bir an, hissettiÄŸim bir ÅŸey, bir duygu... Bunun peÅŸinden gidersem bir öykü çıkabilir düÅŸüncesiyle yazmaya baÅŸlarım. Nereye varacağını bilemem. ÇoÄŸu zaman bir yere de varmaz, ama vardığı zamanlarda da ortaya bir öykü çıkar. Fiziksel çalışma ortamı olarak kullandığım küçük bir odam var evde, orada çalışıyorum. Televizyon olan bir yerde çalışamam pek, ama demin de söylediÄŸim gibi müzik eÅŸliÄŸinde çalışabiliyorum.

​

Fulya: Yazmaya, doÄŸrudan öyküyle mi baÅŸladınız? Sanki ÅŸiir geçmiÅŸiniz var gibi. Yazdığınız öykülerde de ÅŸiirlerden alıntılar var.

​

B. Çelik: Yazmaya öyküyle baÅŸladım. Sonra bir-iki ÅŸiir denemem oldu, ancak pek beceremedim. Åžiir okumayı çok seviyorum. Bugün yazılan ÅŸiirleri çok yakından takip edemesem de, hayatımın belli dönemlerinde bazı ÅŸiir kitapları hep baÅŸucumda oldu. Hayata biraz ÅŸiirle bakmayı severim. Benim sevdiÄŸim ÅŸairi seven bir insan, benim için bir adım öndedir. Erken zamanda, ÅŸiiri beceremediÄŸimi fark ettiÄŸim için ÅŸiir yazmadım.

​

Sofya: ÇaÄŸdaÅŸ Türk ÅŸairlerinden Gonca Özmen'i çok sevdim. ÇaÄŸdaÅŸ ÅŸairlerimizden sevdikleriniz kimlerdir?

​

B. Çelik: Gonca Özmen'in ÅŸiirlerini severim. Birhan Keskin'in ÅŸiirlerini de çok severim. Geçen sene kaybettiÄŸimiz ÅŸair Didem Madak’ın ÅŸiirleri de beni çok etkilemiÅŸtir. “ÇaÄŸdaÅŸ ÅŸair”i bugün yazıp yayınlayan ÅŸairler olarak almazsak, Edip Cansever’i, Turgut Uyar’ı, Oktay Rıfat’ı çaÄŸdaşım ÅŸairler saydığımı söyleyebilirim. Onların ÅŸiirleri bugünü öyle derinden anlatıyor ki…

​

GülÅŸen Aytaç: Bir söyleÅŸinizde "Her zaman sanat hayatı taklit etmez, bazen de tersi oluyor.” demiÅŸsiniz.  Peki, sizi en çok etkileyen roman karakteri hangisi?

​

B. Çelik: Üniversiteye baÅŸladığım sene, Yusuf Atılgan'nın Aylak Adam'ını okumuÅŸtum. Babamın kütüphanesinde Anayurt Oteli vardı, lisedeyken onu da okumuÅŸtum. Yıllar sonra Yusuf Atılgan'nın kitapları yeniden yayınlanmaya baÅŸladı. Kitapların yeniden basıldığı galiba 2000 senesinde, yani benim okuduÄŸumdan on dört on beÅŸ yıl sonra Virgül için bir Yusuf Atılgan yazısı yazacaktım. Kitaplarını yeniden okudum ve Aylak Adam'ı okurken ilk okuduÄŸumda altını çizdiÄŸim cümlelerin hâlâ altını çizebileceÄŸimi fark ettim. Kendime ait sandığım kimi görüÅŸler, kimi duygular, aslında o kitaptan alıp kendime mal ettiÄŸim ÅŸeylermiÅŸ. En çarpıcı örnek budur. Pek çok romandan bir ÅŸeyleri aldığımı hissederim.

​

Sofya: Eserlerinizde; gündelik yaÅŸamı, bireyleri ve onların mutsuzluklarını, iletiÅŸimsizliklerini gördüm. Yazmak için hepimizin bir sebebi var. Sizinki, yüzyılımızın mutsuzluÄŸu gibi, yanılıyor muyum?

​

B. Çelik: Dil bir iletiÅŸim aracı olarak algılanır. Fakat aynı zamanla dil, hayatı da belirler hale geliyor, bu bir yerden sonra iletiÅŸimsizlik sebebi de olabiliyor. Bunu fark ettikten sonra, bu konu beni etkiledi. Zaten  edebiyatın malzemesi dildir. Dolayısıyla, ne kadar aktarabiliyorsak, kendimizi de o kadar anlıyoruz demektir. Bu sorunlar, beni bir ÅŸekilde yazmaya iten nedenler oldu. BaÅŸlangıçta iletiÅŸimsizliÄŸin neden olduÄŸu mutsuzluÄŸu anlatmak gibi bir amaçla öykü yazıyor deÄŸildim. Ama beni  öykü yazmaya götüren sebebim bu. Haliyle, sizin tespitinize katılmamak elde deÄŸil. Diyelim ki, iki kiÅŸinin bitmiÅŸ bir arkadaÅŸlığının öyküsünü yazıyorum. O iki insanın yolları neden ayrılır? Bu soruya yanıt aramıyorum. Ben sadece bir zamanlar çok yakın olan iki insanın, tekrar karşılaÅŸması nasıl olur, ne kadar birbirlerini anlayabilirler sorusunun cevabını arıyorum. Dolayısıyla, çoÄŸu zaman insanlar kelimelerle deÄŸil jestlerle birbirlerini anlarlar ya da birbirlerini anlamazdan gelirler. Bunları yazarken kendime ait bir ÅŸeyler de buluyorum. Ben galiba kendi sorunumu didiklemekle meÅŸgulüm.

​

Fulya: OkuduÄŸum yazılarda sizden bahsedilirken, daha çok Maupassant'tan, Çehov'dan, Sait Faik'ten bahsediliyor. Böyle, çok vurucu, ÅŸaşırtıcı, çok farklı sonlarla biten öyküler deÄŸil öyküleriniz. Daha mülayim, daha naif yazdığınız söyleniyor. Birincisi, böyle olduÄŸunuzu düÅŸünüyor musunuz, ikincisi diÄŸer öykülerle ilgili ne düÅŸünüyorsunuz?

​

B. Çelik: Günümüz öykücülerinde beni heyecanlandıran ÅŸey, çeÅŸitlilik. Çok farklı öyküler yazılıyor. Bu beni sevindiriyor ve farkında olmadan birbirimizden etkilendiÄŸimizi düÅŸünüyorum. ÇoÄŸu zaman klasiÄŸe yakın yazıyorum, ama ucundan postmodern sayılabilecek bir ÅŸeyler yazmışlığım da vardır. Sonuçta yazı,  yazdıkça geliÅŸiyor. Ben yazarken klasik öykü yazayım diye de oturmuyorum. Ortaya bu çıkıyor.

​

GülÅŸen: Orhan Pamuk,  babasının bin beÅŸ yüz kitaplık kütüphanesi olduÄŸunu ve oradan çok beslendiÄŸini söylemiÅŸti. Sizin de böyle bir imkânınız var mıydı?

​

B. Çelik: Bu anlamda çok ÅŸanslı bir çocuktum. Edebiyatsever bir anne-babanın çocukları olarak, güzel kitapları olan bir evde büyüdüm. Ayrıca babam gençliÄŸinden itibaren yayınlanmış pek çok dergiyi alıp biriktirmiÅŸ. Yaz tatillerinde sıkıldıkça on beÅŸ yıl yirmi yıl önce çıkmış bu dergileri karıştırma imkânım olurdu. BaÅŸtan zehirlenmiÅŸtim sanırım. Benim için çok büyük ÅŸanstı. Benden bir buçuk yaÅŸ küçük kardeÅŸim var. KardeÅŸimle birlikte büyüdük. O mühendis oldu, yılda bir iki kitap ya okur ya okumaz. ÖÄŸrenciyken de öyleydi. Babamla annemin kitapları nedense onun ilgisini çekmedi, ama benim çok çekti. Sadece çevre ve imkânlar deÄŸil sanırım insanı okumaya, yazmaya iten.

​

Sofya: Üç yüz yıl sonra; birileri kitaplarınızı okuduÄŸunda, bu yüzyılın insanı ne yapmış diye sorguladığında,  yalnızlığı bulacağını düÅŸündüm.

​

B. Çelik: Son kitaplarımda, biraz da kendimizle iletiÅŸimimizin kopukluÄŸu benim meselem oldu. İnsan kendini ne kadar anlıyor, kendinin ne kadar farkında, bunu soran öykü kahramanlarım var. Benim öykü kiÅŸilerimin az konuÅŸtuÄŸu söyleniyor. Çünkü onlar kendi içlerinde bir ÅŸeylerle meÅŸgul, o yüzden biraz az konuÅŸuyorlar belki de. Tabi, bu az konuÅŸma da sizin dediÄŸiniz gibi bir iletiÅŸim kopukluÄŸuna yol açıyor.

​

Sofya: Dünyanın UÄŸultusu'nda, kahramanınız iki kadın (Ayla, Aynur) arasında kalıyor. Tercihini de, kendisini çok iyi anlayabilecek, sevebilecek olandan deÄŸil de, daha güzel olandan yana  yapıyor. Aslında kendi kuyusunu kendisi kazıyor. Belki de kendisini tanımadığı için mutsuzluÄŸa yöneliyor.

​

B. Çelik: Buna katılırım. Ancak Ayla'nın baÅŸka yanları, Aynur'un baÅŸka yanları kahramanı etkiliyor. Kendi içindeki o çeliÅŸkiyi, kendi içindeki uzlaÅŸmaz adamı taşıyor olması nedeniyle o bölünmüÅŸlüÄŸü yaşıyor. Bu da dediÄŸiniz anlamda açmaza doÄŸru taşıyor onu. Hepimiz için de bu geçerlidir aslında. Tutarlı, bütünlüklü hayatlar yaÅŸamıyoruz, çok derin içsel çeliÅŸkilerimiz var. Bu çeliÅŸkilere yoÄŸunlaÅŸmak, bunları biraz dürtmek, edebiyat üzerinden bunu kurcalamak bana hem heyecan veriyor hem de bu yolla bir ÅŸeyler de öÄŸrenebilirmiÅŸim gibi geliyor.

​

Fulya: Soluk Bir An'da, mutsuz bir evlilikten yola çıkarak, insanın kendisini, iliÅŸkisini, sosyal konumunu irdelemiÅŸsiniz. Sanki biraz ironi de var romanda. Mizah yönünüzün kuvvetli olduÄŸunu düÅŸünüyorum. Yine bu kitapta, "Her ÅŸey camı silmek için uzanmasıyla soluÄŸunu yanağımda hissetmemle baÅŸladı." ÅŸeklinde anlatabilir hikâyeyi Taner diyorsunuz. Sanki okura, hikâye okuduÄŸunu hissettirmeye çalışır gibi bir havanız var. Sizce okur hikâye okuduÄŸunun ayırdında olmalı mıdır?

​

B. Çelik: Bizi Biz Yapan Hikâyeler adlı çok sevdiÄŸim bir kitap var. Bu bir edebiyat kitabı deÄŸil. Bizim kendimizi anlatırken, aslında bir hikâye yazdığımızı anlatmaya çalışır kitabın yazarı. Ben bir Behçet Çelik anlatıyorum size burada. Bu gerçek Behçet Çelik mi? Bu sadece benim anlattığımdır. Bunun farkındalığını korumak istiyorum. “OkuduÄŸunuzun bir edebiyat metni olduÄŸunun farkında olun” uyarısından çok, “yaÅŸadığınızı yazarken ve ifade ederken de bir hikâye anlattığınızın farkında olun” demek istiyorum. Taner, “Ben bunu buradan baÅŸlatabilirim,” dediÄŸinde,  bu söylemeye çalıştığım ÅŸeyin farkına varıyor bir an. Kendimize ait anlattığımız her ÅŸeyi, baÅŸka türlü de anlatabiliriz. Dolayısıyla, anlattıklarımıza mutlak deÄŸer vermeyelim. Bunların içinde yanlışlar olabilir, boÅŸluklar olabilir, bilemediÄŸimiz yanlar olabilir. O boÅŸlukları, bilinmezlikleri koruduÄŸumuz zaman, aslında hayata iliÅŸkin daha farklı bilgi anlayışı ortaya koyabiliriz. Mutlak bir ÅŸekilde tanımladığımızda, çok katı bir yapı oluÅŸuyor ve onun sarsılmaz bir yanı oluyor. Taner karakterini daha anonim yapabilmek için, böyle bir anlatıcıdan yola çıktım. Romanı ilk yazmaya baÅŸladığımda, birinci tekil ÅŸahıs anlatımı tatsız geldi, sonra da üçüncü tekille anlattım. Anlatıcının Taner'e yakın olmasından dolayı, Esra’yı ve Yasemin’i ancak Taner'in onları gördüÄŸü kadar anlatabiliyor. Dolayısıyla, Taner'in dünyasına girmeyen ÅŸeyler romanın içerisinde yok. Böyle bir odaktan bakmayı tercih ettim. Anlatıcı Taner'e çok yakın, ama Taner deÄŸil.

​

Fulya: AynılaÅŸmaktan, tek tipleÅŸmekten bahsediyor Soluk Bir An'da roman kahramanı. Sürü olmak, herkesin gittiÄŸi yerden gitmek kolayına geliyor. Sizce, insanın doÄŸasına uygun bir ÅŸey mi, herkesin yaptığını yapmak? Romanda, Taner "Hiç düÅŸünmedim, herkes öyle yapıyor diye, ben de yaptım. evlendim çocuk sahibi oldum." diyor. İnsanlar bir yerden sonra sorgulama yoluna mı gidiyor?

​

B. Çelik: Sanmam, herkes o yola gitmiyor. Bu sayede zaten o yol anonim bir yol oluyor. İnsanlara bu doÄŸru yolmuÅŸ gibi geliyor. Herkes yaptığına göre, bu en az zarar verecek yol gibi duruyor, ama herkes için böyle deÄŸildir. Bazısı için çok sonradan büyük problemlere yol açabilir. iÅŸte Taner de öyle bir karakter.

​

Sofya: Tutarsızlık ve kendimizden memnuniyetsizlik bir ÅŸeylerin kırılmasına neden oluyor. Kadın erkekten uzak, erkek kadından. YaÅŸadığımız yüzyıl insanı insandan uzaklaÅŸtıran mutsuz bir çerçeve çiziyor gibi, kitaplarınız da bunu yansıtıyor.

​

B. Çelik: Çok insani bir toplumsal yapıda yaÅŸamıyoruz. Toplumun örgütleniÅŸ biçiminde, insanı gözeten bir ÅŸey yok – insan deÄŸil eÅŸyayı, mülkü gözetiyor modern toplum. Bunun ceremesini yine insanlar çekiyorlar. Bu da benim edebiyatla üzerine gitmeye çalıştığım, hem görmeye hem de gördüklerimi baÅŸkalarına göstermeye, bu ÅŸekilde baÅŸ etmeye çalıştığım bir temel bir sorun.

​

Fulya: Özellikle erkek iliÅŸkileri ve kadınların kendi aralarındaki iliÅŸkileri hakkındaki tespitleriniz çok güzel. Bir kadın baÅŸka bir kadına aldığı bir bluzu anlatırken bile, orada bir duygu akışı olduÄŸuna yer vermiÅŸsiniz. Nasıl coÅŸkuyla anlatıldığından bahsetmiÅŸsiniz. Bir de eleÅŸtiri yapıyor anlatıcı zaten. Taner, biz erkekler arasında böyle bir ÅŸey olmuyor diyor. Evlilikler de belki bu sorgulama sürecinde bitiyor. Ne dersiniz?

​

B. Çelik: Katılırım bu söylediklerinize, sonuçta bu benim gözlediÄŸim bir ÅŸey. Dolayısıyla anlatıcı da bunu bu ÅŸekilde ifade ediyor. Erkeklerin dünyası biraz daha korunaklı, biraz daha duvar arkasında.  Kendimizi saklamayı daha çok önemsiyoruz biz. Erkekler zayıf görünmek istemedikleri için, bunu öÄŸrenerek büyüyoruz, karşı taraftan saldırı tehdidini daha çok alıyor ve içine kapanıyor galiba. Kadınlar duygusal saldırıya maruz kaldıklarında (bu insanın kendi içinden gelen bir duygusal taÅŸma da olabilir) daha farklı tepki veriyorlar, onların duruÅŸları bana daha cesur geliyor. Dolayısıyla, onlardaki cesaret, iletiÅŸimde ve duygu alışveriÅŸinde daha doÄŸrudan. Bir erkeÄŸin duygularını ifade etmesi çok daha zor.

​

Sofya: Sizin romanlarınız biraz da kadınları anlatıyor sanki…

​

B. Çelik: Dünyanın UÄŸultusu, aslında Ahmet'in romanı gibi gider, ama Aynur’la biter. Onunla bitmesi boÅŸuna deÄŸil. Soluk Bir An'ın da, Taner'in Mine'yi anmasıyla bitmesi boÅŸuna deÄŸil. Bir ipucu vermiÅŸ olayım.

​

Sofya: Sizde biraz feminist bakış açısı var.

​

B. Çelik: EÄŸer öyle bir ÅŸey varsa, bununla gurur duyarım.

​

Fulya: Soluk Bir An'da Esra ile ilgili çok fazla bilgi verilmiyordu. Taner aÅŸk sarhoÅŸu,  hiçbir ÅŸeyi görmez vaziyetteyken, bir gece gecekondu semtinden geçerken Esra’nın söylediklerinden dolayı bir uyanış yaÅŸar. Oraya kadar, aÅŸkın gözü kördür söyleyiÅŸini hissediyorsunuz. Fakat o noktadan sonra, aÅŸkın gözünün kör olmadığını anlıyorsunuz. O uyanışı saÄŸlamanız da benim çok hoÅŸuma gitti açıkçası.

​

B. Çelik: Åžunu sormak isterim. Onu fark ettiÄŸi için mi uyandı, yoksa uyanması mı bir ÅŸeyleri fark etmesine sebep oldu. Burayı biraz muÄŸlak bırakmayı tercih ettim. O noktanın farklı farklı okunabileceÄŸini düÅŸünüyorum.

​

Sofya: Romanlarınızın ve öykülerinizin büyük sonları yok. “Ey okur,  farklı bir hikâye anlatmayacağım, bildiÄŸin bir hikâyeyi bir de benden dinle” der gibisiniz. Makro bir bakış açısından ziyade, mikro bir bakış açısı görüyorum. Net bir doÄŸru veya yanlış yok…

​

B. Çelik: Umarım vardır. Zaten bir tavır var. Ben yazdım, herkes ne anlarsa anlasın deÄŸil. O düÄŸümlerin altını çizmemden, bir tavrın varlığından söz ettiÄŸimi umuyorum.

​

GülÅŸen: Öykülerinizde kullandığınız lakaplar dikkatimi çekti. "Üç Yıl Sonra" adlı öykünüzde, özellikle karakterlerin isimleri yerine, "uzun, çiroz" gibi lakapları kullanmışsınız. Bunun sebebine, herkesin kendine bir pay çıkarabilmesi dersek, doÄŸru olur mu?

​

B. Çelik: Bunun özel bir sebebi vardı. O öyküyü özellikle anonim kılmak istiyorum. Lakaplar bu anlamda anonimleÅŸtirmeye uygundur. Öykülerimde kullandığım isimlerin de çok nadir kullanılan adlar olmasını istemedim. Bazen üslupla, bazen bunun gibi isim seçimleriyle anonim birini anlatmaya çalışıyorum diyelim.

​

Fulya: Okurken çok not alır mısınız?

​

B. Çelik: Edebiyat dergisi çıkardığımızdan söz etmiÅŸtim. O zamandan beri kitaplar üzerine yazılar yazıyorum ve bu da bir okuma biçimini gerektiriyor. Altını çizmek, yeri geldiÄŸinde not almak ve daha sonra hakkında yazı yazmak. Bu rastgele bir okumanın ötesine geçmeyi gerektiriyor. Bu okumalar, daha sonra yazılarıma yansıyor. Åžiirlerden alıntılar var mesela. Bunlar da çoÄŸunlukla gündelik hayatta hatırladığım, arkadaÅŸlarıma tekrar ettiÄŸim dizeler oluyor.

​

Fulya: Alıntılar, aslında okuyucuyu daha çok okumaya sevk ediyor.

​

B. Çelik: Benim amacım o deÄŸil aslında. Karakterin durumunu daha iyi anlatabilmek için kullanıyorum alıntıları. Karakter Edip Cansever’i çok seven biri olduÄŸunda, bu okura bir ÅŸeyler söyler. Kitaplarımın sonunda bu alıntıları nerelerden aldığımı belirtmeyi de bir vefa borcu olarak görüyorum.

​

Sofya: Kahramanınızın yaptıklarını sıkılmadan anlatıyorsunuz. Birinci gününü, ikinci gününü, üçüncü gününü…  Adam aynı ÅŸeyleri tekrar tekrar yapıyor. Tabii  küçük küçük farklılıklar da var. Neredeyse  kahramanın yirmi gününü baÅŸtan sona yazmışsınız.  Bu döngüyü merak ettim.

​

B. Çelik: Okurken sıkılmadıysanız baÅŸarmışım demektir. Hayat birbirini tekrar eden bir döngü halinde gidiyor. Dolayısıyla da o duyguyu verebilmek istedim. Ahmet'in iÅŸsizlik bunalımını, o yaÅŸa gelip de hayatında birlikte yürüyeceÄŸi bir kadın arkadaÅŸ seçememenin getirdiÄŸi hüsran duygusunu tekrarlarla daha iyi verebileceÄŸimi düÅŸündüm. Dünyanın UÄŸultusu'nu yazarken Ahmet, Soluk Bir An'ı yazdığım zamanlarda Taner… Günlük hayatımda bu karakterler yanımda oluyordu. Ben bir ÅŸeye bir tepki veriyordum, o sırada Ahmet baÅŸka bir tepki veriyordu. Onun ne tepki vereceÄŸini merak ediyordum. Bu dinlediÄŸim bir müzik de olabilir, yolda gördüÄŸüm bir olay da olabilir. Dolayısıyla benim hayatım da birbirini takip eden döngülerden oluÅŸtuÄŸu için yazarken zorlandım diyemem.

​

Fulya: Yazarların, genellikle kendi bireysel hikâyelerinden, kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdıklarını ve yazdıklarının toplumun geniÅŸ kesimlerini çok da ilgilendirmediÄŸini söylüyorsunuz bir yerde. Bu anlamda yazar, hayat ve yazı üçlemesi dersek, nasıl bir dünya kuruyorsunuz kendinize?

​

B. Çelik: Kimin neyi nasıl yazması gerektiÄŸini konusunda ben bir ÅŸey söyleyemem. Sadece kendi tercihlerimden söz edebilirim. Öykü karakterlerimin birbirine benzediÄŸi, aÅŸağı yukarı aynı kesimden geldiÄŸi açık. Ben aslında bir kuÅŸağın, bir dönemin, bir ruh halinin peÅŸindeyim. Bunu ayrıntılardaki deÄŸiÅŸikliklerle sürdürüyorum. Bu sorunsallar beni öykü yazmaya yönlendiriyor.

​

Fulya: GeniÅŸ kesimlere hitap etmek bir anlamda da popülarite demek mi oluyor?

​

B. Çelik: Toplum öyle bir çeÅŸitlilik arz ediyor ki, herkese hitap etmekten söz edilemez. DediÄŸiniz gibi daha popüler, daha havai, çok derine deÄŸmeyen metinler ancak popüler olabiliyor. DerinleÅŸtikçe aslında bizim farkımız ortaya çıkıyor. Bir bireyin iç dünyasının derinliklerine gitmeye çalışan bir edebiyatın, toplumun geniÅŸ kesimlerine hitap etme imkânı da var. Genellikle bireye çok odaklanmış edebiyatın, toplumdan uzaklaÅŸtığı anlayışı var bizde. Bu görüÅŸe katılmıyorum. Benim o söyleÅŸide anlatmaya çalıştığım buydu. Bireyin yalnızlıkları toplumsal meselelerden ayrı deÄŸil. Bireyin yalnızlığını, bireyin içindeki boÅŸluÄŸu, bireyin duygusuzluÄŸunu didikledikçe, aslında topluma dair ÅŸeyler elde ederiz. Bu edebiyat, geniÅŸ kesimlerde kabul görür mü, kolay kolay görmez gibi geliyor.

​

Sofya: Edebiyat dediğimiz zaman, olayları mı anlatırız, insanı mı?

​

B. Çelik: Olayların içindeki insanı desek…

​

Sofya: Bir yazar hem çok popüler olup hem de çok iyi edebiyat yapabilir, deÄŸil mi?

​

B. Çelik: Yapabilir tabii, imkânsız demiyorum. Yazdıklarımın beÄŸenilmesini, daha çok insanın kitaplarımı okumasını isterim tabii. Ama bu benim bir metni kurgularken baÄŸlı kaldığım, öncelikli gözetlediÄŸim ÅŸey deÄŸil. BaÅŸka kaygılarla yazıyorum.

​

Sofya: Sizin yazarken çok keyif aldığınızı düÅŸündüm. “Bu kadar tekrarı, tekrara düÅŸmeden yazabilmek için yazarın yazarken gerçekten keyif alması almak gerekir.” dedim kendime. Gidilen yer deÄŸil de yürünen yol önemliymiÅŸ gibi…

​

B. Çelik: Günümüzde edebiyatla uÄŸraÅŸmak çok popüler deÄŸil, hele baÅŸka bir iÅŸte çalışırken bu iÅŸle uÄŸraÅŸmak külfet, ama bütün buna raÄŸmen bu iÅŸi sürdürüyor olmamızın sebebi, yazmayı çok seviyor olmamız. Yazarken keÅŸfettiklerimizi önemsememiz. Yazmanın çok heyecan verici bir yanı var. BitirdiÄŸinizde hissettiÄŸiniz duygu da hoÅŸ, ama o da deÄŸil. Yazmanın kendisi, yazmaya otururken ummadığınız bir yerde kendinizi bulmanız, yazarken hikâyenin sizi beklemediÄŸiniz bir yere götürmesi, hikâye kahramanını günlük hayatta yanınızda taşımak, olup bitene bir de onun gözüyle bakmak... bunlar belki de bir zenginleÅŸme.

​

Fulya: Bazı yazarlarda görüyoruz;  yazmak için ÅŸablonlar oluÅŸturuyor, karakterleri var ediyor, olayların ne aÅŸamada nasıl seyredeceÄŸini belirliyor, gerilimi nerede düÅŸürüp nerede yükselteceÄŸini belirliyorlar. Siz nasıl yazarsınız?

​

B. Çelik: Ben de bunları yapıyorum. Ancak izleri metinde kalmasın diye özen gösteriyorum. Bir metni yazarken, söylediklerinizin gözetlenmesi de gerekir. Yazdığım bir öyküye iki hafta kadar sonra dönüp baktığımda, üç sayfalık öykünün aslında iki sayfalık olduÄŸunu görüyorum. Öykü öyle bir zirve noktasına gelmiÅŸ ki, devamı lüzumsuzmuÅŸ. Yazmak kadar, düzeltmek ve fazlalıkların kesilmesi de benim için önemlidir. Soluk Bir An’ın, en az yedi defa çıktısını almış ve okumuÅŸumdur. Bir öyküyle uÄŸraÅŸmak da bana edebi haz veriyor. O kesip biçmeler, cümleleri deÄŸiÅŸik ifade etme çabası, eklemeler…  Bunlar sıkıcı uÄŸraÅŸlar deÄŸil, bu esnada insan elindeki metnin daha bir içine giriyor.

​

Fulya: Bu sefer de ÅŸöyle bir öykü yazayım dediÄŸiniz oluyor mu? Kendi halinde giden bir öykü deÄŸil de, sizin kafanızda olmasını istediÄŸiniz, deneysel bir öykü söz gelimi.

​

B. Çelik: BaÅŸtan koÅŸullayarak yapmıyorum, ama bittiÄŸi zaman bu farklı oldu dediÄŸim öyküler oldu. Mesela; Diken Ucu’ndaki “Kuantum Hikâye”, öbür öykülerimden biraz daha farklı yöne gitti. Yazarken beni ÅŸaşırttı. Ya da ben öbür tarzda anlatma konusunda tıkanma noktasına geldiÄŸim için öyle; tam olarak bilemiyorum. Ancak baÅŸtan ÅŸöyle bir öykü yazayım diye pek oturmuyorum.

​

Sofya: İnsan iliÅŸkilerini anlattığınız öykülerde, kahramanlarınız karşılarındakini deÄŸil de kendilerini sorguluyorlar...

​

B. Çelik: Herkes böyle deÄŸildir, ama benim öykü kiÅŸilerimin böyle bir yönleri var.

​

Sofya: Öykü kahramanlarınız kendi içlerine çok dönükler.

​

B. Çelik: Onlar belli bir noktadan sonra bu duruma gelmiÅŸlerdir. Bu insanlar belli bir zamana kadar baÅŸkaları ile çok uÄŸraÅŸmış, onları yönlendirmeye çalışmış, sonra kendilerini deÄŸiÅŸtirmeden baÅŸkalarını deÄŸiÅŸtiremeyeceklerini, deÄŸiÅŸtirmek ne demek, anlamalarının mümkün olmadığını sezdikleri noktada sessizleÅŸmeyi ve kendi içlerine dönmeyi yeÄŸlemiÅŸlerdir.

​

GülÅŸen: Herkes Kadar'da kadın karakterler çok sönük. Ya erkekler tarafından terk ediliyorlar ya da önemsenmiyorlar. Sizin kadına bakışınız nasıldır?

​

B. Çelik: Erkek kahramanlarım iç dünyaları ile varlar. O kitaptaki bir öyküde, sevdiÄŸi kadını aramamak için kendine iÅŸler yaratan bir erkeÄŸi anlatırım mesela. Erkek öyküsüdür, ama saklı bir kadın da vardır.

​

GülÅŸen: Öykülerinizde kadınlar pek yok, seslerini çıkarmıyorlar. Kadının erkek kardeÅŸi gibi…

​

B. Çelik: Bir dönem öyle öyküler yazmışım, haklısınız. Ama mesela; Dünyanın UÄŸultusu’nda kadınlar daha baskın, daha varlar. Beni o dönem yazdıran ÅŸey, erkeklerin kadınlar karşısındaki hâkim durumları olmuÅŸ olabilir. Ama belli bir katmanda, kadınların erkekleri ne kadar etkilediÄŸini de yazdığımı düÅŸünüyorum. Aslında erkeklerin çırpınışlarını anlatıyorum bir ölçüde. Kadın anlatıcıları olan öyküler de yazdım ve beni en çok mutlu eden övgüler, bu öyküleri okuyan kadın arkadaÅŸlarımın övgüleri oldu.

​

Ömer Altun: Herkes Kadar adlı kitabınızı okudum. Birinci tekil ÅŸahıs ile anlatmak daha samimi bir anlatım yaratıyor. Öykülerinizde bu var, niye romanda yok?

​

B. Çelik: Olabilirdi, ama o zaman bu baÅŸka bir roman olurdu. Kahramanı daha anonim birisi olarak kurabilmek için bu anlatımı kullandım. Burada bir odak kayması var, anlatıcı var, ama yok gibi. Bu benim birkaç kitaptan sonra cesaret edebildiÄŸim, akıl edebildiÄŸim bir ÅŸey oldu. Birinci tekil ÅŸahısla anlatmak okunurluÄŸu kolaylaÅŸtırmakla beraber, dağılmayı da kolaylaÅŸtırır. İç konuÅŸma, odak kaybına neden olan bir durumdur. Onun da ayrı bir zorluÄŸu vardır. Sorunuza gelince, evet, birinci tekil anlatım bir samimiyet yaratıyor.

​

Ömer: Sizin erkek kahramanlar yarattığınızı pek düÅŸünmedim…

​

Sofya: Åžöyle düÅŸündüm, beyazı anlatabilmek için siyahı anlatırsınız ya, iÅŸte onun gibi, erkeÄŸi anlatırken kadını da anlatıyorsunuz. Yazdıklarında, aÅŸk iliÅŸkisinde erkek nerede duruyor sorusunun cevabını biraz buldum diyebilirim.

​

B. Çelik: Bu öykülerimde de var. İki erkek buluÅŸur, biri diÄŸerine “Terk edildim!” der. Burada kadın var mıdır yok mudur? O adama bu acıyı veren bir kadındır.

​

GülÅŸen: Demek istediÄŸim, aldatılan bir kadın var, sesini çıkarmıyor, pasif. Kadının eylemsizliÄŸinden bahsediyorum.

 

B. Çelik: Bu biraz da bizim toplumumuzda kadınların seslerinin pek çıkmamasından kaynaklanıyor. Bazen de, kadınların diyeceklerini konuÅŸmadan, sessizce demelerinden kaynaklanıyor.

​

Sofya: Kadınlar bir şey demiyorlar, ama ne demek istediklerini gayet başarılı bir şekilde sessizce anlatıyorlar.

​

Fulya: Yazım serüveninizde, Adana’nın etkisinden biraz bahseder misiniz? Adana’ya Kar YaÄŸmış kitabındaki yazılarınızı okudum. Yazım sürecinizde Adana’nın etkisi olduÄŸunu düÅŸündüm. Bu etki hâlâ var mı?

​

B. Çelik: Adana’dan 18 yaşımda ayrıldım. Ama tipik bir Adanalı olarak yaÅŸamadım. Adanalı edebiyatçılar benim için her zaman özel olmuÅŸtur. Bunun nedeni de, Türkçenin önemli yazarlarının oradan yetiÅŸmiÅŸ olmasıdır. Orhan Kemal, YaÅŸar Kemal, hatta Yılmaz Güney. Adana benim için,  edebiyatın ötesinde, özlenen bir ÅŸehir olmuÅŸtur. Gün Ortasında Arzu’da yer alan ilk öyküler, ayrıldığı ÅŸehre özlem duyan bir adamı anlatır – ÅŸehre dönmüÅŸtür ama özlemi dinmemiÅŸtir. Orada deÄŸiÅŸimi anlatılan ÅŸehir Adana’dır. Adana’ya Kar YaÄŸmış ise 22–23 yazarın yazdığı derleme bir kitaptır. Benim içinse bir tür borç ödeme oldu, kitap ile Adana’ya olan borcumun bir kısmını ödemiÅŸ oldum. Bu kitaba yazı yazan insanlar, yaÅŸadığım ÅŸehir ile ilgili ÅŸeyler öÄŸrettiler bana. Bu anlamda iyi ki bu kitabı derlemiÅŸim diyorum. BaÅŸka bir Adana kitabı yazacağımı sanmam, o kadar da Adanalı deÄŸilim.

​

Sofya: Ben, nedense bu yönünüzü görmedim.

​

Fulya: Kahramanların gezdiÄŸi, gördüÄŸü, anlattığı birçok yer Adana ile ilgili. Belki benim Adanalı olmam, bunları görmemi saÄŸlamıştır.

​

B. Çelik: İlk öykülerimde daha çok var. Üniversitenin ilk yıllarında, Adana’ya duyduÄŸum özlem bana o öyküleri yazdırmıştır. İlk kitapta, Adana’yı bilenler Adana’yı görürler. Öykü ve romanlarda ÅŸehir isimleri, sokak, yer isimleri vermeyi sevmiyorum, ama oraları bilenlerin nereyi anlattığımı yakalayabileceklerini düÅŸünüyorum.

​

Fulya: Kullandığınız terimlerden, sözcüklerden sizin Adanalılığınızı gördüm,  hissettim.

​

B. Çelik: Yerel deyiÅŸleri, deyimleri kullanıyorum. Bilenler için, uzaktan bir selam gönderiyorum.

​

GülÅŸen: Bir eser aslında toplumun da aynasıdır. Toplumsal gerçekçilik ve insan odaklı bakış açılarını biraz açabilir misiniz?

​

B. Çelik: İkisini birbirinden ayırmamıza gerek yok. İnsana odaklanmış bir anlatı, insanın toplum ile olan iliÅŸkisindeki geliÅŸ gidiÅŸe dayanıyorsa, topluma da ayna tutar. Ne birey toplumdan bağımsız ne de toplum kendisini oluÅŸturan bireylerden bağımsızdır. Topluma ayna tutmak için bir edebi metin oluÅŸturuluyorsa, bunun sorunlu olma ihtimali çok yüksek. Çünkü ön koÅŸullu bir çalışmaya girmiÅŸ oluyor yazar.

​

GülÅŸen: Öykülerinizde; “Ben söyleyeceÄŸimi söylerim, gerisi size kalmış” gibi bir ima var sanki. Okuyucuyu serbest bırakıyorsunuz. Bu durum  anlaşılmama korkusu da olabilir mi?

​

B. Çelik: Anlaşılmama korkusu demeyelim. O cümle o öyküde çok da temel bir noktada deÄŸildi. KarmaÅŸa içindeki bir kiÅŸiyi anlatıyordum. Kahramanın dış dünya ile iliÅŸkisini göstermek açısından öyle bir cümle kurmuÅŸtum yanlış hatırlamıyorsam. Zaman zaman insanın kalemi kayıyor ya da söylediÄŸiniz anlamda metne müdahalesi de olabiliyor.

​

Sofya: Sizin eserlerinizde geçmiÅŸ ile hesaplaÅŸma ana merkeze oturuyor gibi. Bunu biraz da 80 sonrası kuÅŸağız ya, ona baÄŸladım. Ne dersiniz?

​

B. Çelik: Öyle çok fazla toplumsal kaygı ile yazdığımı sanmıyorum. Daha çok, hayatlarının belli bir anında, tıkandıkları o anda, bulundukları durumu anlamak için geçmiÅŸi de hatırlayıp, ondan kimi zaman piÅŸmanlık duyan, kimi zaman da özlem duyan insanları yazmaya çalıştım.  Hayatın bir sürekliliÄŸi var, yirmi yıl önceki seçimlerimiz bugün bizi etkiliyor. Bir gün geliyor, bunları sorgulamak zorunda kalabiliyoruz. Sorgulamaları önemsediÄŸim için,  hayata böyle baktığım için, öyküler de böyle çıkıyor.

​

Sofya: Behçet Çelik’in biraz yalnız bir insan olduÄŸunu düÅŸündüm.

​

B. Çelik: Yalnızlığı da olan bir insanım diyelim. Yalnızlığı önemseyen ve korumak için çaba sarf eden bir insan olduÄŸum söylenebilir. Gerçi bunu beni tanıyanlara sormak lazım. Çünkü ben, gene bir hikâye anlatacağım, ”Öyleyim, böyleyim” diyerek. Bu da çok objektif olmayacak.

​

Ömer: Yalnızlık biraz da özgürlüktür.

​

B. Çelik: Ama fazlası da tutsaklığa dönüÅŸebilir.

​

Fulya: Edebiyatın dünyayı deÄŸiÅŸtirmek, dünyaya ÅŸekil vermek gibi bir amacı var mıdır?

​

B. Çelik: Bu da zaten dünyanın deÄŸiÅŸmesidir. Edebiyat dünyayı deÄŸiÅŸtiremez, ama insanları deÄŸiÅŸtirerek dünyayı deÄŸiÅŸtirebilir.

​

Fulya: Dünyanın kötüye gittiÄŸine dair bir görüÅŸünüz var mı? Öyle ise, edebiyatın da iyi gitmediÄŸini söyleyebilir miyiz?

​

B. Çelik: Dünyanın iyiye gitmemesi, edebiyatın iÅŸinin daha da zorlaÅŸtığı anlamına gelir.

​

Sofya: Edebiyatı çok seven insanlarız ya, bazen edebiyata çok mu anlam yüklüyoruz diye de düÅŸünüyorum. Üç boyutlu yaÅŸamı edebiyata indirgeyerek iki boyutlu hale mi getiriyoruz acaba?

​

B. Çelik: Bugünün edebiyatı söylediÄŸiniz bu handikabı da ifade etmektedir. Yazarlar;  bunun bir metin olduÄŸunu, yazarın düÅŸünceleri olduÄŸunu, kelimeler ile nesneler arasında tam bir örtüÅŸme olmadığını, boÅŸluklar olduÄŸunu,  metin aracılığı ile paylaÅŸmaktalar.

​

Sofya: Dünyada bir yeri belirtmek istersek iki noktayı tanımlamamız yeterli, ancak uzayda bir yeri belirtmek istersek üçüncü bir noktaya daha ihtiyacımız var. Bu üçüncü nokta ÅŸimdilik Dünya. ÇaÄŸdaÅŸ yazarlara bakarak, okuru da metne dâhil ederek, üç boyutluluÄŸu oluÅŸturuyor diyebilir miyiz?

​

B. Çelik: Okura kendisinin bir koordinat olduÄŸunu hissettiren bir edebiyat söz konusu. Dolayısıyla yazar okura ÅŸunu diyor; “Bu metin senin algının katılmasıyla anlamsal bir bütünlüÄŸe kavuÅŸur, bunu unutma, anlamsal olarak sana aktardığım ile deÄŸil, senin katkın ile anlamlanır.”

​

Sofya: 21. yy edebiyatı biraz bunu yapıyor değil mi?

​

B. Çelik: Yirminci yüzyıl edebiyatına haksızlık yapmayalım. Bu söylediklerimiz o dönemde de yapılıyordu. James Joyce sözgelimi. Bu koordinat deÄŸiÅŸikliÄŸi 19. yy ile baÅŸlayan bir süreçtir. Åžunu söyleyebiliriz belki de; bugünün edebiyatçıları yazdıklarının bir metin olduÄŸunun daha fazla farkındalar. Bunun bir metin olduÄŸunun okur tarafından daha fazla bilinmesini istiyorlar.

​

Sofya: Bu bilinçlilikte olmak, bir okur olarak benim hoÅŸuma gidiyor. Sözgelimi Tolstoy’un böyle bir kaygısı yoktur, ama günümüz yazarları bunu yapıyorlar.

​

B. Çelik: Bazıları bunu dili çok öne çıkararak, bazılarıysa gittikçe eksiltmeli bir anlatım ile yapıyorlar. Kimi yazarlar eserlerini gittikçe yalınlaÅŸtırıyorlar. Bu yalınlık da ister istemez edebi bir metinle karşı karşıya olduÄŸumuzu hissettirtiyor.

​

Sofya: Dünya edebiyatında sizi etkileyen yazarlar kimlerdir?

​

B. Çelik: Amerikalı öykücüler bana çok cazip geliyor. Raymond Carver sözgelimi. Kısmen az yazdığım bir dönemde Carver’i okumaya baÅŸlamıştım. Benim öykücülüÄŸümü etkilemiÅŸ bir yazardır.

​

Sofya: Kirli Gerçekçilik mi?

​

B. Çelik: Kirli gerçekçiliÄŸinden ziyade, minimalizmi bana ilginç gelmiÅŸtir. Güney Amerika deÄŸil de, Amerika’nın güneyinden çıkan yazarlar gene beni etkilemiÅŸtir. Rus edebiyatı, yetiÅŸme çağında beni etkilemiÅŸtir. Çehov her zaman geri dönülüp okunacak bir öykücüdür. Son yıllarda da, bizim kuÅŸaktan dünya yazarları Türkçeye çevrildikçe, onları takip etmeye çalışıyorum. Dünyada neler yazılıyor, bunu görmek cazip geliyor.

​

Sofya: ÇaÄŸdaÅŸ Türk edebiyatı da beni heyecanlandırıyor, güzel ÅŸeyler ortaya çıkıyor. Siz ne dersiniz?

​

B. Çelik: İçinde olduÄŸum bu kuÅŸak beni de heyecanlandırıyor. Kitapları çıkar çıkmaz, ilk günden okumaya çalışıyorum. Bizim edebiyatımız tıkanma noktasında deÄŸil. “Edebiyat öldü mü?” diye belli dönemlerde tartışılır ya, bana öyle gelmiyor. Belki edebiyat eskisine göre daha az ilgi görüyor olabilir, ama kendi içinde geliÅŸen ve çeÅŸitlenen bir edebiyatımız var.

​

Fulya: Bu geliÅŸmeyi öykü ve roman anlamında ayrıştırabiliyor musunuz?

​

B. Çelik: Romanın yayın dünyasında bir hegemonyası var. Bu bazen boÄŸucu hale gelebiliyor.  Ä°nsanlarda da; roman okunan bir tür, öykü ise has edebi bir türmüÅŸ gibi bir algı oluÅŸuyor. Buna pek katılmıyorum. Çok saÄŸlam romanlar yazılıyor. Maalesef yayın dünyasında kötü edebiyat iyi edebiyatı kovuyor.

​

Fulya: Edebiyat dergilerini takip edebiliyor musunuz?  Nasıl buluyorsunuz içeriklerini?

​

B. Çelik: Etmeye çalışıyorum. Yeni yazmaya çalışan arkadaÅŸlar bana, “Ne önerirsiniz?” dediklerinde, “Belli baÅŸlı edebiyat dergilerine gönder, onların editoryal filtresi var, orada bir kendini görmeyi dene,” diyorum. Ben yazmaya dergi ile baÅŸlamış, dergi ile bağı olmadığı zaman edebiyat ile bağı gevÅŸemiÅŸ, ‘dergici’ bir yazarım. Her ay kitapçılarda, “kim ne yazmış” diye bakarım. Yeni kuÅŸak böyle deÄŸil. Bunun farkındayım. Genç insanlar için internet daha cazip geliyor. Edebiyat dergilerde ilerliyor görüÅŸündeyim.

​

Fulya: Yeni yazmaya baÅŸlayanlar, yazdıklarımız bir dergide yayınlansın da, ne olursa olsun diyorlar baÅŸta. Ancak kitap çıkarıp belli bir yere geldikten sonra, sanki dergilere pek fazla yüz vermiyorlar.

​

B. Çelik: Edebiyata doÄŸrudan kitapla giren de çok insan var. Dergilerde de o eski heyecan yok gibi. Dergilerin birbirinden farkları azalmış durumda. Edebiyat dergilerde yürüyor diyorum, ama eskisi gibi gümbür gümbür de gitmiyor.

​

Sofya: Bir eser zamana nasıl dayanır? Bunun sırrı nedir?

​

B. Çelik: Biçim ve içerik asındaki uyum, ikisi birliktedir. Çok iyi anlattığı için deÄŸil, bir ÅŸeyi çok iyi anlattığı için o eser zamana kalır. Çehov, insana ait durumları çok iyi anlattığı için unutulmazdır. Birini diÄŸerinin önüne almamak gerekir. Bir metni içerik ve biçim diye ayırmak sentetik bir ayrımdır. Sonradan yakıştırdığımız bir ÅŸey.

​

Sofya: Erendiz Atasu ile yaptığımız söyleÅŸide, “BoÅŸluklar bırakın ki, her kuÅŸak kendi getirdiÄŸini orada anlamlandırsın.” demiÅŸti. Metni çok sıkı dokumamaktan bahsetmiÅŸti.

​

B. Çelik: Çok doÄŸru. Yüzyıla bile gerek yok. Çok sıkı dokuduÄŸunuzda, öykü size bir ÅŸey söyleyip diÄŸer bir kiÅŸiye bir ÅŸey söylemeyebilir. Ama boÅŸluklar olan, okurun kendi katkısı ile tamamlanan bir öykü ise baÅŸkadır. Bunu ben de çok önemserim. Bir metnin içinde boÅŸluklar olmasını, tamamlanması için okura muhtaç olmasını önemserim.

​

Fulya: OkuduÄŸum bir metinde, yeni bir fikir, yeni bir cümle bulduÄŸum zaman, o eser hiç aklımdan çıkmaz. Sıradan yazılar ya da öyküler gibi görünürler belki, ama o eseri anlatacağım zaman, söyleyeceÄŸim tek ÅŸey bu fikir ya da cümle olur.

​

B. Çelik: Elbette o da var. Bazen de, her gün gördüÄŸümüz, öyküsü yazılmaz dediÄŸimiz ÅŸeyi, yazarın biri öyle bir ÅŸekilde anlatır ki; “Vay be, adam buradan öykü kurgulamış,” deriz. Bu da heyecan verici bir ÅŸey.

​

Fulya: Ben, düÅŸünmediÄŸim, aklıma gelmemiÅŸ bir ÅŸeyi de söylemesini istiyorum yazardan.

​

B. Çelik: Ya da yeni bir ÅŸekilde söylenmesini. Edebi metnin bizi etkilemesi için, bizde bir iz bırakması gerekir. Temel izlerden birisi de sizin söylediÄŸinizdir. Popüler edebiyatın bu kadar ilgi görmesinin nedenlerinden biri de budur, okurun kendini orada görmesi.

​

Lacivert: Çok güzel bir sohbetti. Bize zaman ayırdığınız için çok teÅŸekkür ederiz.

​

B. Çelik: Ben de sizlere çok teÅŸekkür ederim.

​

(Lacivert Dergisi'nin Eylül Ekim 2012 tarihli 47. sayısında yayımlanmıştır.)

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
bottom of page