Sosyal Doku Yırtılırken Hikâyecilik - Orhan Koçak

Posted by Admin Sunday, February 25, 2018 12:25:00 PM

Behçet Çelik’in özgül çalışma alanının Herkes Kadar’daki (2002) şu cümlelerle açıldığını söylemek çok yanlış mı olur: “Bir gün oyun bitti. Nasıl oldu ben anlamadım. Bazıları, ‘Büyüdünüz’ diyorlar. Ayağımız yere basmışmış.” Bir kesinti olmuş, zaman ikiye ayrılmıştır. Gün Ortasında Arzu’nun (2011) en güzel parçalarından birinde, “Güzel Ortam” başlıklı öyküde, “milat” terimiyle de karşılaşırız, parçanın başlığı gibi bu sözcük de huzursuz bir ironinin çift tırnağı içine alınmıştır. Fakülte yıllarından bir arkadaşının evinde bir akşam partisindedir özne, evi sevmiştir, ama nesini sevdiğini çıkaramaz, kendini yemeye başlar: “Benden daha mühim şeyler olmalı konuştukları. O bitince bana döner, kimin neyi, kemin fesi olduğumu sorarlar. Bu evi neden beğendiğimi bir kenara bırakıp sorulması muhtemel sorulara cevaplar bulmalıyım. Atilla’nın eski arkadaşıyım. Evet, milattan öncesinden. Bu milat esprisi olmaz. Çok klişe. Hem belli ki bu arkadaşlar için duvarların yıkılması bir milat değil [çünkü evdeki topluluk hâlâ dernekten, partiden söz etmektedir – O.K.]. Onlar bana bir şey sormadan, meraklı tazeler gibi, hayatlarındaki milatları sorsam. Bunu, böyle pat diye sorabilsem… Ben, ben olmaktan çıkarım o saat. Merkez olmaya meraklı tiplere benzerim. Aslında gayet iyi biliyorum, onlardan biriyim. Bana bir şey sormamalarına neden bozulayım yoksa. Ama çaktırmam ben bunu […] Ya öyle biri olsaydım. Merkez olmak için atılıverip anında pişman olan biri. Hiçbir şey olamadımsa böyle biri de olmadım şu hayatta. Kendimi sevmem için bir neden. Yazmalı bir kenara.”

Demek arkadaşları için değilse bile öznenin kendisi için kesintinin referanslarından biri sahiden de “duvarın” çöküşüdür. Zaman yarılmıştır: yarığın bu yanında, sıradanlaşmış ve hamlesini yitirmiş hayat vardır, tereddüdün, muğlaklığın, kendini didiklemenin edilgen varoluşu. Milat fikrine ironik yaklaşımı bile özne için bu miladın çoktan gerçekleşmiş olduğunun göstergesidir: giderilmez mesafenin, kısır oyunun yaratığıdır artık. Oyun bitti, öyleyse şimdi “oyun” başlıyor: olsa olsa oyun var şimdi, oyalanma var. “Büyüme”, olgunlaşma, böylece kişinin sahicilik kaybına eşitlenir. Çelik’te bu düşüncenin kendi teorik referanslarını bulduğunu ve sadece “duvar” çöküşüne indirgenemeyeceğini de eklemeliyiz: Bıçakçı ve Geçgin’le üçlü söyleşilerinde (Kurbağalara İnanıyorum, 2016) şöyle diyor: “Lucien Goldmann’ın roman analizini çok yakın buluyorum. ‘Şeyleşmiş dünyada sahih değerler arayan problematik bireylerin yozlaşmış arayışı.’ Bu analizde en çarpıcı bulduğum yan ise arayışın da yozlaşmış olduğuna, sahih olmadığına yapılan vurgu.”

Peki yarığın öbür tarafında ne vardı? Birçok şey, gençlik, belki aile, istek, heyecan, siyaset, dünyaya müdahale etme çabası, dostluk, hatta aşk. Lukács’ın ve Goldmann gibi tilmizlerinin tam kavrayamadıkları ama iyi öykücünün hissettirdiği şey, öbür yakada kalmış olan çeşitli durumların ancak bu taraftan bakıldığında değerli görüneceğidir. Biz de Çelik’in öykü kişisini her zaman bir “sonrası” durumunda buluruz, bir “post-olay” veya “post-sahihlik” durumunda. İki eski arkadaş sonradan tekrar buluşmuştur, eski tadı yoktur. Genç adam belki birtakım heyecanlarla gittiği veya heyecanla orada tanıştığı büyük şehirden kendi taşrasına dönüp babadan kalma işi devralmıştır, beceremez. Fakülte yıllarında aşkla girilmiş bir evlilik artık taraflara bir şey ifade etmemektedir, gündeliğin ıvır zıvırıyla oyalanırlar, son adımı atmaksızın. “Karısına anlatamamıştı, peki kendisine anlatabilmiş miydi bu [gelip sığındığı] şehirde eksikliğini çektiği şeyleri? Bir şeyler eksikti, bu kesin, ama neyin eksik olduğunu ifade edemiyordu. Anlatmaya çalıştığı an, kendisine de anlamsız geliyordu” (Düğün Birahanesi, 2004). Şahıs bu noktada oğluna bakar, karşılıklı bira içerek konuşabileceğini sanmıştır bir an. Ama çocuk biraz “tutkusuz”dur: “Böyle giderse oğlan babası gibi hoşnutsuz biri olmayacaktı. Onun yaşına geldiğinde hayıflanmalar, pişmanlıklar içini kemirmeyecekti. Peki ne olacaktı? ‘Bu da onun sorunu’ diye düşündü, ne demeye yaşıyordu ki bu bozgun duygusunu? Her zaman yalnız olmuştu […] Bu saatten sonra, oğlanın üniversiteyi bitirmesine çeyrek kala, gizli sandıklardan eski tutkuları çıkarmanın âlemi yoktu.”

Çelik için sık sık şöyle söylendiğini işittim: bizi anlatıyor, hepimizin kaçınılmaz hayal kırıklıklarını, zorunlu “büyümelerini”. Biz? “Beyaz Türkler” kastediliyor olmalı, artlarında bir “fakülte deneyimi” bırakmış olanlar. İlk romanı Dünyanın Uğultusu’nun (2009) çerçeve teması da beyaz yakalıların işsizlik tedirginliğiydi. Ben sanıyorum ki bu tema ona sadece bir zemin vermiştir, şüphesiz iddialı, ön planda olup bitenlere müdahale etmek isteyen bir zemin. Ama yine de sadece bir arka plan. Çünkü Çelik’te asıl edebî hareket (buna “edebîliğin üretimi” de diyebiliriz) romansal bir çerçevede meydana gelmiyor: ortaya yeni bir şeyin çıkmasını sağlayan hamle, kısa öykünün kadrosu içinde gerçekleşiyor. Kişilerine evreleri veya kavşakları olan bir serüven ya da entrika iliştirmekle fazla ilgilenmemiş gibidir yazar. Çok yakın planda, olabilecek en yakın planda, bir “an” içinde yakalar onları. Her şey, bir romanın malzemesi olabilecek büyük hareket (buna “büyüme” de dahil), o öykünün şimdi’sine gelene kadar zaten çoktan olup bitmiş, telafisizce katılaşmıştır. Şimdi, öykünün kendi ânı içinde, ancak o geniş hareketin yankıları, titreşimleri alınır; ve Çelik’in öznesi de esas olarak bir kayıt cihazıdır, belki bir sismograf. Ama bu kayıt işleminin de kendi olayları, kendine ait bir “draması” olduğunu, demek burada bir şey üretildiğini göreceğiz.

Zamansal yarılmanın Çelik’te özgül gramatik ifadesini de bulduğunu başka bir yerde söylemiştim: “-miştim” veya “-mıştı” şeklindeki fiil çekimlerinin ısrarlı kullanımından söz ediyorum. Bu kipin retorik işlevi, “olay” ânıyla kayıt/ anlama/ anlatma ânını birbirinden ayırmaktır. Herkes Kadar’da “Suskun” parçasından bir örnek (iki eski arkadaş buluşmuşlardır): “‘Uçarı mısın eskisi gibi?’ dedim. ‘Sanmıyorum,’ dedi, ‘büyüdüm galiba.’ […] Hep böyle susacaksak, ne demeye gelmiştim yanına; ben hep susuyordum zaten. Kendimi ve onu zorlamam gerekecekti, geldiğim şehirde yaptığım gibi, oysa su gibi akan sohbetleri özlemiştim.” Bütün Çelik kadrosu bu minyatürde içerilmiştir: zamansal (ve mekânsal) bir ayrılık, sonra anlık ve başarısız bir buluşma çabası. Aslında iki değil, üç ân ve üç mekân saptanabilir burada: (Olay 1) eski “su gibi” yıllar; (Olay 2) şimdiki hafifçe nafile buluşma; (Olaysızlık 3) yine şimdi’de ama başka bir “yerde”, konuşan öznenin içinde daha durgun bir kayıt bölgesinde yaşanan tatminsizlik. Olaydan en az bir adım beriye çekilerek daha durgun ama duyarlı bir kayıt/ anlama/ anlatma zemini açmaktır Çelik’in “-mişti” kipinin görevi: anlayışı, anlatılan olayın dolaysız basıncından (şiddetinden?) olabildiğince esirgemek.

Bu kayıt nötr değildir; duygudan, “mood”lardan muaf değildir Çelik’in öznesi. Yer yer neşe bile belirir, ama genellikle kederli, olumsuz hallerdir bunlar. Zamansal bölünme, hayıflanmanın öznesini üretmiştir: bir “iç” mekânda devamlı kendi kendisiyle didişen bir kişi.1 Kendi savlarının önüne engel çıkarır, kendi zihinsel atılımlarına çelme takar, sürekli yersizliğini, gülünçlüğünü duyarak yaşar. Ve işte “zihin” denen şey de bir edilginlik olarak bu tutuklanma içinde mecburen ortaya çıkar. Miladın daha geniş anlamı budur: bir zemin yitimi ki, ortaya “figürün”, öznenin çıkmasına yol açıyor, tastamam bir zeminsizlik, bir özsüzlük olarak. Şahıs baba işini devralmak üzere büyük şehirden (fakülteden, umuttan, aşktan ve “siyasetten”) taşraya dönmüştür. Dönerken orada bıraktığı bir kadına, “Birlikte geçirdiğimiz yılların hiç yaşanmamış olmasından korkuyorum” demiştir (“—mu demiştim? Ne laf ama! Duygu sömürüsü bile değil […] utanıyorum”). Herkesin kendisi gibi hayattan çekildiğini sanır, sanmak ister. “Zaman sanki hızlandı o arada. Yayımlanan kitaplara yetişemez oldum. Yetişebildiklerimi doğru dürüst anlasam gam yemezdim. Bir eşikte kalakalmış hissedip durdum kendimi. Aşamadım, gerilip sıçramam gerekiyordu – kımıldayamadım. Birileri vardı o yarım yamalak anladığım kitapları yazan […] Geri kaldığımı hissetmeye başladım, hiçbir zaman yetişemeyecektim. Aldığım notlar, altını çizdiğim satırlar zavallı görünmeye başladı; zaman yavaşladı. Durdu. Durdum” (“İyi Olacak, İyi…”, Gün Ortasında Arzu). İşte, roman formatına muhtaç olmadan da bir minyatür romanesk ortaya çıkabiliyor. Peş peşe birkaç kuşağın tekrarlanmış “geri kalma” deneyimi: çocuk tam Plehanov’u veya Russel’ı anladığına inanmak üzereyken diyelim Wittgenstein veya Foucault’nun baskınına uğramıştır.

Bir an daha kalalım bu çaresizlik noktasında. Gün Ortasında’nın bir başka öyküsünde (“Tutmayan Fal”) şahısla uzatmalı kız arkadaşı oturmaktadırlar, beklenebileceği gibi kadın daha eylemli. Adam hiçbir şey yapmamanın ötesinde, herhangi bir şey söyleyemiyordur da, tıpkı oğluyla bira içişindeki gibi: “Bir kez daha, ’Senin neyini sevdim ben Allah aşkına?’ dedi. Bak ben buyum işte, diyebilmek isterdim. Bunu sevdin sen. Bu tutukluğumu sevdin. Çevrendeki herkesten farklıyım. Herkesin her konuda söyleyecek sözleri varken, benim kimseye diyecek bir şeyim yok. Kitaplardan alıntı yaparak konuşmam bundan. Birileri bir şeyler söyleyebilmişler” (a.b.ç.). Şu halde adamın kitap okuması, Marguerite Duras’dan cümleler aktarabilmesi, Plehanov’dan öteye geçememesine denktir: ikisi de, söz de sözsüzlük de, gerilik de ilerilik de, her zaman çoktan alıntıdır.

Buralarda Çelik’i deyim uygunsa “en postmodern” noktasında buluyoruz. Ya da biz onun yazılarında oraya doğru bir akıntının da olduğunu saptamış oluyoruz. Ama buna karşı gittikçe güçlenen bir başka akıntı da var, belki bir direnç, terimin iyi ve kötü anlamlarıyla. O hayıflanan, kendini sayısız alıntının ardında gizleyen özne, aynı zamanda başından beri hatırlayan öznedir, eskinin hücumuna karşı savunmasız özne. Bu, Herkes Kadar’da, başlığıyla bile anımsama işlemini kaydeden bir parçada (“Üç Yıl Sonra”) gelir ilk: “Aradan yıllar geçti; üçümüz üç ayrı şehirdeyiz artık. Birbirimizi tanıdığımız, günleri, geceleri birlikte geçirdiğimiz şehirde kalmak bana düştü” (a.b.ç.). Hatırlayan özne: derdin öznesi, müzakerelerin, çekişmelerin, belki kırgınlıkların ama uzlaşmaların da alanı: sırf geride kalmış olmak yeterlidir bu yerin açılması için (“bana düştü”), bir yerdir sadece, bir kayıt alanı, gerilim ve sarsıntıları yazacak bir depremölçer – o yere o üç ahbap çavuştan herhangi biri “düşebilirdi”. Özne o kaydı alacak olandır sadece. Üç genç buluşacaktır ama hemen ikircim ve sıkıntı başlar: “Hem bir an önce yanlarına gitmek istiyorum, hem de yanlarına hiç uğramamak, onları baş başa bırakmak geçiyor aklımdan. Birbirleri hakkında neler söylediklerini bilmesem… Bazen o kadar sert konuştu ki ikisi de. İkisini de savundum, her zaman yaptığım gibi. İkisini de ikna edemedim.”

...

“Sahihlik” söyleminin kendisi bile, sahihlik yokluğuyla tanımlanmış bir varoluşa yerleşmemizin en “şerefli” araçlarından biri haline gelebilir. Böylece sızlanarak devam ederiz yola. Hikâye anlatabilmeyi sağlayan mesafenin tampon işlevi de burada ortaya çıkar: kök olay, şiddetli olay, bir koruyucu zardan süzülerek, dolaysızlığını ve basıncını kısmen yitirmiş olarak varıyordur anlatmanın alanına. İşte, Çelik’in neredeyse peş peşe baskın veren son iki öykü toplamında, Kaldığımız Yer (2015) ile Yolun Gölgesi (2017) kitaplarında, zaten hiçbir zaman çok sağlam, çok mutlak olmayan o zarın gittikçe incelip geçirgenleştiğini görüyoruz. Ama mesele uzakta kaldığı sanılan “şeyin” gelip koruyucu tabakayı yırtmasından ibaret değildir: konunun hikâyeciden önce oraya geldiğini, onu yazı başlamadan önce orada beklediğini de hissederiz sık sık – çoktan şekillenmiş olarak. “Edebiyatın” (ya da epeyce aşınmış bir deyimle “yaratıcılığın”) hareket alanının bu sınırlanışına verdiği bazı karşılıklara değineceğiz.

Sızıntı aslında daha önce başlamış, Gün Ortasında Arzu’da kendini belki daha da şedit terimlerle ortaya koymuştu. Kitaba adını veren ilk öyküde, genç adam büyük şehirden taşraya, babasının işine dönmüştür. Babayla bir iç diyaloga girer, bir ateşkes yaparak döndüğünü söyler: “‘Bak baba’ derim, söyleyeceklerimi dinleyeceğini bilsem, ‘insan bir dolu şey kaybediyor, en kötüsü, dediklerine göre, umudu kaybetmek, ama ben böyle düşünmüyorum. Umudunu da kaybedince başlıyor dünya. Hiçbir şeye hayıflanmıyor insan o zaman. Mütarekeden bu yana üç ay mı geçti, beş ay mı? Ne mi mütareke? Silahların terki, bilmez misin? Yoo, silahım olmadı hiç, bildiğin manada. Bıraktığım her şey benim cephanemdi.” Çelik’in öznesini cam gibi saydam, kaçamaksız ve o ölçüde sert- kırılgan bir anda buluyoruz burada. “Kesinti” öncesinin cephanesinden vazgeçmiş olması, zarı yırtarak, camı kırarak içeri girenin şiddetine daha da açık olmasına yol açar. Yine uzun alıntı (galiba Eminönü’de, Kürtçe kasetler satan bir işportacının oradadır):

Kasetçi şarkıları dinlediğimin farkında. Kürtçe bildiğimi [sanıyor]. Tek kelime anlamıyorum. Kasetçiyi ilk gördüğümde gizli saklı şarkılar, türküler dinlediğimiz günler, geceler gelmişti aklıma. Ilıktı akmaya başlayan kan damarlarımda. Hatırlamak bazen iyidir. Şimdi buz kesti. Kaldırımın altında katliamlardan, cinayetlerden, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçurulan hayatlardan oluşmuş, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın altında; kimse farkında değil. Kaldırımın üstünde oyunlar oynuyoruz; evlilik oyunları, para kazanma, kaybetme oyunları, tatile çıkma, dinlenme, yorulma, sevişme, hatta dünyayı değiştirme oyunları. En fenası, “biz oyunun farkındayız” oyunu. “Oynamıyorum, havlu attım,” deyip, bunu pek güzel sahneye koyan, başkalarından, daha havlu atmamışlardan ya da hiç atmayacak olanlardan alkış bekleyenler de az değil.

Bir daha hiç karşılaşmayacağız bu kadar açık bir tiksinme veya kızgınlık dışavurumuyla (Çelik’in öznesi genellikle öfkesizdir): olayla tepki, mesafeyle dolaysızlık ilk kez burada bir an karşı karşıya durmuştur ve tam ne olduğu açıkça seçilemeyen bir vahşet artık o durgun özneyi de çığırından çıkmaya kışkırtmaktadır.

 

Son iki kitapta Çelik’in daha “acilci” konularla uğraştığını söyledim: bastırılmış kolektif kimlikler, kitlesel kıyım, kaçış ve sürgün; ama kimlik konusuna sığmayan, mesela inşaatlarda işçi ölümleri veya kıyıların, şehir boşluklarının yağmalanması, TOKİ’lerle doldurulması gibi meseleler de. Güncel, bastıran konulardır bunlar, öykücü yazmasa da orada duracak problemler. Ama bir yandan da her gün “yazılmış” oluyorlardır, TV ekranlarında “son dakika”, “flaş flaş”, “breaking news” gibi kodlarla işaretlenerek, paketlenerek. Çelik’in öykü formatını zorlayacak sorun da burada ortaya çıkar. Konular bellek içerikleri değildir artık: hatırlanan değil, dolaysızca maruz kalınan meselelerdir. Bastırılmışın geri dönüşü gibi bir formül bile yetersiz kalır: daha iyi bir model, apsenin patlaması olabilir. Yazı, hatırlamanın sunduğu süzgeçten yoksun kalır böylece; konuyu iç mekânda ağırlama ve şekillendirme imkânı kısıtlanır. (“Hatırlamak bazen iyidir,” diyordu Gün Ortasında’nın öznesi: “Kaldırımın altında katliamlardan, cinayetlerden, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçurulan hayatlardan oluşmuş, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın altında. Kaldırımın üstünde oyunlar oynuyoruz.”) Ve zaten “apse” de yazarın/ yazının kendi organizmasına ait değildir: cerahat dışarıda, başkalarının hayatında patlamış ve buraya saçılmıştır. Yazarın meseleyi kendi geçmişinden türetip de dışla ilişkiye soktuğu, orada bazı sınama ve geliştirme fırsatları bulduğu kontrollü bir alışveriş yerine, dışta başlamış ve dışta paketlenmiş sorunlara içte bir yer açma gereği ortaya çıkar.

Bir zorluk da çoğu zaman “kutuplaşma” terimiyle tanımlanan son 20-30 yıllık dönemin ortalamalara gittikçe daha az yer bırakmasıdır: sıcak bir iç savaş yaşanmıyor olsa bile toplumsal dokunun çeşitli yerlerinden yırtılması, “herkes kadar” ifadesiyle belirlenen genel ve ortak bir kişisellik alanını da gittikçe hükümsüz kılmaktadır. Herkesi etkilese bile, “hepimizin” sorunları değildir yukarıda birkaçına değindiğim konular: bölüyor, taraflara ayırıyordur. Bellekler belki hiçbir zaman ortak ve ortalama değildi – ama Çelik’in öznelerine benzediğimiz ölçüde biz bunu ancak şimdi anlıyoruzdur, bir kişisel iflas duygusuyla.

“Bütün bu karıncalanmaları bir yana itip içinden geldiği gibi yazmak diye bir şey yok mu?” Vardır belki, ama bu yazar için yok. Giderek belirginleşen biçimde, iç çekişmeden yapıldığını gördük onun öykülerinin. “İçinden gelen” de tartışma ve müzakereydi; problem, şimdi tartışmanın dışarıdan dayatılıyor olmasıdır. Çelik’in son iki kitaba gelene kadar geliştirdiği temel edebî (“edebîleştirici”) hamleyi bir daha özetleyelim: herkesi, en azından birkaç kuşağı ilgilendiren meseleleri kendi kişisinin belleğinde özelleştiriyor (milat ve öncesi şeklinde) ve buradan bir “yeni zamanlara uyarlanma” öyküsü türetiyordu: aynı hamleyle bunun aslında bir uyum zorluğu veya imkânsızlığı olduğunu da hissettirmiş olarak. Hamlenin ardında daha genel bir sanatsal özerklik fikrinin yattığını da eklemeliyiz: görevlendirilmiş görünmekten, edebiyat -dışı bir konunun edebiyat -içi sözcülüğünü, illüstratörlüğünü üstlenmekten mutlaka kaçınma çabası.2

İşte son iki kitapta aslında tam da bu projeyi sınava sokuyor yazar: hem o içsel depremölçerin bütünlüğünü her şeye rağmen korumak, asgari bir hislenme/ hayıflanma yerini muhafaza etmek, hem de sarsıntının şiddetini yumuşatmaktan, evcilleştirmekten kaçınmak: çetin, çatışık bir öz- görevlendirme. Tartışmayı bugüne kadar hep bir içsel mekânda “özelleştirmiş” olan tasalı kahraman, artık kişisel bellekle çok ilgili olmayan sıkıntıları nasıl karşılayacak, nereye yerleştirecek?

Kaldığımız Yer’de “Brandalar” diye bir öykü var. Bir arabada iki kişi E-9 filan gibi bir karayolu boyunca gitmektedirler, sürücü ve özne. Onun bir muhasebeci olduğunu anlarız, ama gerisi belirsizdir. Sadece yol boyunca susmayan sürücünün gevezeliğinden rahatsız olmuştur, en çok da şu cümleden: “Aslına bakarsan ailesine daha büyük iyiliği olamazdı.” Bu sözün anlamı öykü sonlarına kadar, hatta orada bile tam belli olmaz. Öykünün öğeleri neredeyse öykü-dışı bir noktada bir araya gelir, biz parçayı belki iki kez okuduktan sonra. Ben anladığım kadarını özetleyeyim: şahıs bir yapı şirketinin muhasebecisidir ve inşaatların birinde bir işçi ölmüştür, galiba iş kazasında; ölenin iş arkadaşlarına, yakınlarına baş sağlığı dilenmesi ve aileye belli bir “sus payı” ödenmesi gerekiyordur (yasal tazminat değil). Bu iş de elbet özneye düşer, bunun için vardır (“iki gün boyunca neden kendisini seçtiklerini düşünüp durdu sürekli. İtiraz etmeyeceğini bildiklerinden mi?”). Şirket şoförünün yolda ettiği laf, daha önce müdürlerden biri tarafından da sarf edilmiştir: ölmekle, bizden aldığı ücretin çok ötesinde bir gelir kazandırdı ailesine. Öznenin içini bulandıran da budur. Ama gider, çantanın içindeki parayı teslim etmek için gider taziye çadırına. Ama yapamaz, dönerken çanta hâlâ yanındadır. Ya “brandalar”, bizi öykünün eksik merkezine vardıran imge? Önce, karayolunda inşaata doğru yol alırken son hızla gelip geçen büyük araçların rüzgârında çırpınan başka inşaat perdeleri; sonunda da taziye çadırının brandası. Ama biz bunu ancak olaydan sonra anlarız, çok hızlı geçiyordur TIR’lar. Bu geçişte, öznenin artık uzun boylu müzakere edilemeyen huzursuzlukları da brandaların rüzgârda pır pır edişi gibi bir belirip bir kaybolur.

Bu bir yoldur, faciayla ve telaffuz edilmez kötülükle Çelik’in o mazbut, durgun öznesini tanıştırmanın, yüzleştirmenin bir tekniği. Ama başka yöntemler de var, en çok son kitapta, Yolun Gölgesi’nde denenen. “Dil Azabı” başlıklı öykünün birinci tekil şahsı bir kadındır, olup bitenden çok memnun olmayan. Nicedir ihmal edilmiş bir başka kadın arkadaşını -yine nice tereddüt ve korkuyla- ziyaret eder. Karşı taraf da belli bir tutukluktan sonra açılır; bulantısını, öfkesini kusar. Özne önce bu tiksintiyi civarın inşaata açılmasına, ağaçların kesilmesine yormak ister, ama arkadaşı eskiden çok duyarlı olduğu bu gibi çevre konularına kayıtsızdır şimdi (“Şaşırdım, canım sıkıldı, bunlar da umurunda değildi demek […] Birden fazlalık hissettim kendimi, silinmek istedim, yabancı bir his değil, nerelerde bulmadı beni, sevinçli sevişmelerde bile…”). Yavaşça bir berraklaşma olur, arkadaşı konuştukça: “‘Benim sorunum değil,’ dedi, ‘madem beni, bizi kendilerinden saymıyorlar, alsınlar betonlarını yaşasınlar, beni ilgilendirmiyor’” (a.b.ç.) Arkadaşı konuştukça dilde bir farklılaşma olduğunu da hisseder özne: “Bir başkası çıkmış gibi içinden ya da yıllardır ondan rol çalan yabancı uzaklaşmış. Farklı olanın ne olduğunu anlayamadım, düşünemedim de o sırada, bir kelimesini bile kaçırmak istemiyordum” (a.b.ç.). Bunu ancak “olaydan” sonra, kayıt ve anlatma anında anlayabilecektir, müzakerenin, iç çekişmenin ve kavrayışın o şimdi daralmış ama büsbütün kapanmamış aralığında: “Şimdi aynı günde iki kez aynı yerde oturmama kuralımı ihlal ederek sığındığım kafeteryada, tınının değil akışın değişmiş olabileceği geliyor aklıma. Takılmıyor, duraklamıyor, doğru kelimeyi bulmak için ara vermiyordu, ama bir kesiklik vardı, şimdi kurmuyorsam, belli belirsiz bir de aksan.” Bu “aksan” sözcüğü daha önceki “ben, [hayır] biz” ifadesine bir anda bitişerek o “başkası” ve “yabancı” sözcüklerini de hedefe iletir: ortalama bir Türk ilericisi olarak o güne kadar hiç üstünde durmadığı bir farklılıkla şimdi tanışıyordur özne. Arkadaşı devam eder: “Ciltler dolusu defterim var, yazdıkça yazmışım, acılar, sıkıntılar […] Yakasım geldi hepsini, bir çare olacağını, bu dili unutacağımı bilsem, en azından bazı kelimeleri, içine postallarla daldıkları evlerin duvarlarına, camlarına, aynalarına yazdıklarını […] hiç değilse dillerini alıp başlarına çalacağını bilsem.” Bunları dinlemiştir, ama “olay” ânındaki kendi tepkisini yine sonradan, o asgari “içsellik” alanında kaydeder: “Sözleri gibi gözleri de ateş kesmişti, kalbini, kalbimi, kâinatı yakacak sandım. Soğumuş çayından bir yudum alıp söndürdü neyse ki. Sol eliyle yüzünün önünden hayali bir şeyler kovaladı. Kelimeler mi, görüntüler mi bilemedim. Gülümsemeye çalıştı galiba, bakışlarımı kaçırdım, bir şeyler söylemesini beklediğimi sanmasın. Öyle durdum, kımıldamaya kalksam düşebilirdim. Yerin dibinden de aşağı.”

Bu da bir yoldur. Çelik’in kendi öz- görevlendirmesi içinde, bir sarsıntıyı (Sur ve Cizre yıkımını) öznenin kıymetli iç mekânına buyur etmenin bir yöntemi. Herhangi bir potansiyel içselliğin dayanakları korunmuştur: Kürt arkadaşın anlaşılan Türkçe yazdığı defterleri yine de yakamamış, müzakere dilinden büsbütün vazgeçememiş olması; öznenin de ondan herhangi bir ilave açıklama beklememesi; ve tabii sonraki anda bir başına kafeterya, kişisel hatırlama/ kayıt yeri… Çelik’in kendi işini fazlasıyla iyi tanıdığını söylemiş miydik? Yolun Gölgesi’nden sonra Cumhuriyet Kitap’ta bir söyleşide (11/5/17) şöyle diyor: “Yaşanan trajedileri anlatmaya değil, başkalarının yaşadığı trajedilerin bizim üzerimizde nasıl bir etkisi olduğu sorusuna odaklanmaya çalıştım, hatta belki bir derece daha öteden bakmak istedim. Başkalarının trajedisine tanık olup onlar için bir şey yapamamanın ruh hâline tanık olmanın, ona yakın olmanın.” Çifte dolayım veya kırılmadan geçerek gelmektedir olay, facia, trajedi: ilk adımda, kendisi de Sur’un biraz uzağında olan arkadaşa çarpar, anlamı onun varoluşunda kaydedilir, sonra, ikinci harekette, anlamı değil ama asıl şiddeti, indirgenmez şiddeti, gelip “bizim” mazbut öznenin yumuşak duvarına bir “yorgun mermi” olarak gömülür. Olayın şiddetini azaltmamıştır çifte dolayım, tam tersine. Ama hedefe (“bize”, öznenin iç dünyasına) doğru gelirken, bütün bir “mahalle” tarihinin körlükleri, sağırlıkları hakkında da ara sahneler sunmuştur. – Şüphesiz, şu doku yırtılması ortamında edebiliğin bildiğimiz sınırlarını da henüz tam tartışmaya açmamış olarak.

...

Tam böyle bırakacaktım ki, “Haftalık Birikim” sitesinde Tanıl Bora’nın yine Yolun Gölgesi’ndeki “Dirlik Kaybı” parçasıyla ilgili nefis değinmesine takıldı gözüm. O özetlesin: “Suçluluk hissetmek için ithama hiç ihtiyacı olmayan bir öğretmen var […] onca zulüm ve rezillik karşısında ses edememekten, bir şey yapamamaktan suçluluk hissediyor. Korkuyor, korktuğundan utanıyor. Her şeye rağmen, ufak tefek bir şeyler yapabilmeye çalışıyor, hiç değilse belirlediği ödevle bir mesaj vereyim, öğrencilerinde bir insaniyet teline dokunayım istiyor; bir yandan da yapabildiğinin bu kadarcık oluşundaki, hem de bu kadarcık için bile elden bırakamadığı tedbirlilikteki ‘zavallılığa’ kahrediyor” (a.b.ç.). Mızırdanan özne iş başında. Ama Bora ile devam edelim, bizden daha iyi kavrıyor: “Öğretmenin gönlüne ümit ve bahtiyarlık ışıltısı sızdıran bir gözde öğrencisi var; anne babasının ‘duyarlı’, politik, muhalif –ve aynı zamanda mutlu– kişiler olduğuna dair işaretler alıyor çocuktan. Onların ‘iyiliğine’, ‘doğruluğuna’ dair kurduğu hayaller, kendi eksikliğini (‘zavallılığını’) telâfi ediyor adeta. Kimi kısa temaslar, kimi alâmetler, bir yandan bu romantik imgeyi güçlendirirken, bir yandan da çocuklarının (öğrencinin) ödevinde ‘dirlik’ yokluğuna dair sarf ettiği sözler, bir gölge düşürüyor bu imgeye, öğretmenin gönlünü bulandırıyor. Memleketin, gündemin kâbusu, kahramanlarımızın ilişkilerini de bozmuş demek…”

Bora’nın söylemediği ama kullandığı sözcüklere (“bulanma”, “bozukluk”) sızan şey, öznenin ilgisinin saf pedagojik olmadığıdır: imrendiği bir mutluluk resmi görmüştür orada. Ve ilgisi tarafsız değildir, öğrencinin babasından çok annesinde kalmıştır aklı. Bir meydan toplantısında görür kadını. Bora: “Hikâyenin sonunda, ‘izlediği’ çifti görürüm diye gittiği, katılmayıp kenardan izlediği, bir basın açıklamasında kadını görüp adamı görememesi, bu gönül bulanıklığını koyultuyor. Zaten diğer öğretmen arkadaşlarından, doğrudan politik aktivitelerden çekildiğini işitmiş olduğu adama [kocaya] inceden sitem ediyor gıyabında… Derken, polisin müdahalesi, kaçışmalar, bir esnafa sığınış… arkasından anlaşıyor ki, adam kazaen orada değilmiş, gelecekmiş aslında… Öğretmen, yine utanıyor; yine bir suçluluk duygusu, başka türden…”

Bora’nın o iletisinin (“Suçluluk Duygusu”) tamamını okuyun isterim: olmayacak bir dileği ufka gönderir gibi okuyor Çelik’in öyküsünü, benim, bizim, Çelik’in öznesinin, eminim sizin de en içten, en sahih dileği: her şey daha iyi olsun, en azından o kadar kötü olmasın: “Çelik’in hikâyesindeki iyi kalpli, ezgin vicdanlı öğretmen, sadece izleyicisi olduğu etkinliğin sonunda saldırıya uğrayan kadının kolundan tutuyor, ona yardım ediyor, arkasından zalim şüphesini dağıtan hakikati öğreniyor, utanırken sağalıyordu. Dayanışmaya, inşaya, herkesin bari yapabileceğini yapmasına patika açmak ve bilvesile telâfiye de patika açmak, iyi gelir. Yavaş yavaş işleyen zehri dağıtmak için.”

Böyle berrak bir temenniye “keşke…” diye cevap vermek hırtlık olur, üstelik ahmakça. Çünkü bilmiyoruz, çünkü sahiden her şey bundan sonra farklı da olabilir. Sadece şunu söyleyeceğim: Çelik’in son kitabında işlemeye başladığı yöntemlerden biri de kişilerinin dilek veya hüsranlarını, başarı ve yenilgilerini, Tanıl Bora’nın da çok iyi sezdiği gibi bir mesel halinde ortaya koymasıdır, bir ahlak problemi. Ve meselin benzer bazı biçimlerden, mesela kıssadan farkı, yorumu serbest ve sonucu da belirlenmemiş bırakmasıdır. Lotta continua: ben bunu müzakere devam ediyor diye çevirmeyi yeğlerdim.

1 Kendi yaptığı işi iyi tanıyan, belki fazlasıyla iyi tanıyan bir yazar Çelik. Üçlü söyleşinin bir yerinde şöyle diyor: “Kendisi çabuk sıkıldığı için başkalarını sıkmaktan korkan, kısaca iç dünyalarında her şey yerli yerinde olmayan birileri bana daha çekici geliyor […] Çelişkilerinin az çok farkında olan, ama bu nedenle çok zaman tutulup kalmış birileri […] Buna rağmen bir şeyler yapıyorlar, birileriyle temasa geçiyorlar […] bir şeyler yaparken hevesleri neden kaçar?”

2 Bu özerklik projesinin miadını her zaman çoktan doldurup doldurmadığı sorusunu bir yana bırakıyoruz burada.

 (K24 sitesinde yayınlanmıştır http://t24.com.tr/k24/yazi/behcet-celik-sosyal-doku-yirtilirken-hikayecilik,1309 )

 

Comments

 
7 + 7 =  Solve This To Prove You are a Real Person, not a SPAM script.